Kasım 08, 2009

Eric M. Gustafson


Urban Nights 2 (2003)


Melancholy Waiting (2005)


Foreign Tales - Cold (2003)

Susana Blasco ...





Susana Blasco ...

Susana Blasco blog ...

Eylül 06, 2009

Ayhan Sicimoğlu’nun Meksika Usulü Çiğ Fener Balığı Salatası



Hastası olduğum şahsiyet, müzisyen ve gezgin Ayhan Sicimoğlu, SKYTURK ekranlarında izleyicisiyle buluşan Ayhan Sicimoğlu ile Renkler programının 3-9 Ağustos tarihleri arasında yayınlanan bölümünde Ayvalıklı bir grup balıkçının teknesine konuk olmuştu. Balıkçıların Ege açıklarındaki avlanma serüveninin kendisi de bir parçası olan Sicimoğlu, yakaladıkları fener balığıyla yapılan, Meksika usulü muhteşem bir balık salatasının tarifini de seyircisiyle paylaşmıştı.


Seferin seyir defteri bir yana, ben de – not alabildiğim ve anlatabileceğim şekilde – Ayhan Sicimoğlu’nun adının sevice olduğunu söylediği ve çiğ fener balığından yapılan balık salatasının tarifini paylaşmak istedim.


Bir dip balığı olan fener balığı, kılçığa rastlanmayan ve piştiği zaman beyazlaşan, lokum gibi denebilecek pembe bir ete sahip. Genelde sotesinin veya şişe dizilerek mangalda ızgara yapılmışının tercih edildiği fener balığı etinin tadı, balık sevmeyenlerin de hoşuna gidebilecek bir karakterde olsa da gerek görünüşün iticiliğinden, gerekse fiyat/kg oranın oldukça büyük olmasından dolayı pek tercih edilen bir balık türü olmayan fener balığından hazırlanan salatanın Sicimoğlu’nca verilen tarifiyse şöyle:


Satın alınan fener balığı balıkçınızca temizlendikten sonra elinize geçen fileto şeklindeki etleri fazla büyük olmayan küpler şeklinde doğrayarak başlıyorsunuz sevicenizi yapmaya. Doğradığınız etlerini bir tepsiye alarak üzerine bol miktarda limon suyu ekliyorsunuz. Doğradığınız et, dolayısıyla yapacağınız sevice miktarına göre 3-5 limon kullanabilirsiniz. Üzerine eklediğiniz limon suyunun ardından eti, limon suyu etin her yanıyla buluşabilsin diye, elinizle incitmeden karıştırıyorsunuz. Fener balığı etini başka hiçbir pişirme sürecinden geçirmeden limon suyunda pişmiş olduğu haliyle kullanacak olduğunuzdan, 15-20 dakika sürecek olan söz konusu limon suyunda bekletme süreci, sevicenin yapımı açısından yaşamsal bir önem taşıyor. Etin pişip pişmediğini ise renginden anlamanız olanaklı: Başlangıçta pembe renkli olan fener balığı eti, piştikten sonra beyaz bir renge bürünüyor.


Balığınız limon suyunda kendi kendine pişerken, siz de sevicenin geri kalan bölümünü yapmak için uygun aralığı yakalamış oluyorsunuz. Bu aşamada ince kıyılmış 2-3 adet soğanı, üzerine eklediğiniz – yine ince kıyılmış – 2-3 diş sarımsak ve bol tuzla yoğuruyorsunuz. Bu nokta önemli; çünkü sarımsak-soğan karışımını bol tuzla yoğurmak yoluyla ki soğanın asiditesini azaltabiliyorsunuz. Söz konusunu karışımı, ete eklemeden önce yıkayacak olduğunuzdan eklediğiniz tuz miktarı konusunda fazla endişelenmenize de gerek bulunmuyor.


20 dakikalık bir sürecin ardından fener balığı etinin hazır olduğunu düşündüğümüzde, yıkayıp süzdüğümüz sarımsak-soğan karışımını etle birleştiriyor ve üzerine küçük küpler halinde doğradığınız domatesleri ve ince ince kıydığınız çarliston biberleri ekliyorsunuz. Tüm bu eklentilerin ardından – yine incitmeden – karıştırdığınız salatanızın tuz miktarını kontrol edip biraz tuz ve salatanızın olmazsa olmazı olan zeytinyağını da ekledikten sonra Meksika usulü çiğ fener balığı salatanızı afiyetle yiyorsunuz.




Ayhan Sicimoğlu fotoğrafı Doublemoon'dan ...

Mayıs 06, 2009

Eurydice ve Orpheus ...



limanlar, sevinçlerden çok hüzünlerin, kavuşmalardan çok ayrılıkların, gelmelerden çok gitmelerin limanları değil miydi? Sevinçler, hüzünler için veya kavuşmalar, ayrılıklar için değildi belki; ama – bir liman söz konusu olduğunda – gelmeler, hep gitmeler içindi aslında … gelmeler sevinç getirir, gitmeler ise tüm sevinçleri alır götürür, geriye yalnızca hüznü bırakırlardı. Bu nedenleydi ki gitmeler, gelmelerin getirdiğinden çok daha fazlasını götürürlerdi ardlarında …


… tüm gücümle haykırsaydım, “Dur, gitme!” deseydim, neyi değiştirebilirdim ki? Çoktan demir almış, limanı yavaş yavaş; ama kararlı bir biçimde terk eden bir şilepti. Sesimi duyurabilir miydim ? Diyelim ki duyurabildim, ciddiye alınır mıydım pekiyi? Ne nereden geldiğini ne de nereye gittiğini biliyordum. Bana gelmemişti belki; ama benden gidiyordu sanki. Adı Eurydice’diydi …


Eurydice … Antik Çağ’ın gizemli ozanı Orpheus’un ilk ve tek aşkıydı … dünya gezisinden yeni dönmüştü Orpheus … Eurydice ile karşılaşmış ve ona aşık olmaktan alamamıştı kendini … birlikte, o günlerin en mutlu ve güzel çifti olmuşlardı … günün birinde Orpheus, eşi Eurydice’ye bir şal almak üzere şehre inmiş; Eurydice de Orpheus’a çiçek toplamak için kırlara çıkmıştı … çiçekleri toplamakla meşgulken, arıcı Aristaios, Eurydice’yi görmüş ve tıpkı Orpheus gibi, o da aşık olmuştu Eurydice’ye … Aristaios’un ağla kaplı korkutucu yüzünü gören ve ne düşündüğünü anlayan Eurydice, dehşete kapılmış, telaş içinde Aristaios’tan kaçmaya başlamıştı … öylesine korkmuştu ki nereye bastığını bilmeksizin çılgınca koşuyordu …


… biricik aşkı için aldığı şalla şehirden dönen Orpheus, eve geldiğinde, eşi Eurydice’nin cansız bedeniyle karşılaşaşacaktı … kaçarken üzerine bastığı bir yılanın onu topuğundan sokması nedeniyle yaşamını yitirmişti Eurydice …


“Orpheus”, karanlık demekti ve karanlık yavaş yavaş çökmeye başlıyordu artık … daha önce eşi benzeri görülmemiş bir hüzne boğulan Orpheus, geceleri uyumuyor, gündüzleriyse, daha önce duyulmamış, ağıtlar yakıyordu sevdiğine …


… sonunda Güneye, bilinen dünyanın sonuna, Ölüler Ülkesi’ne, Hades’in krallığına gitmeye karar vermişti … ölenlerin ruhları Hermes tarafından Ölüler Ülkesi’ne götürülüyordu … Ölüler Ülkesi’ndeyse görevi Charon devralıyor ve ruhları Styx ve Acheron nehirleri üzerinden karşı kıyıya geçiriyordu … yaşayan hiç kimse bu nehirlerin öte yakasına geçememişti … ama Orpheus’un lirinden dökülen ve Eurydice’ye dair derin özleminin müziği öylesine etkilemişti ki Charon’u, yüreği daha fazla dayanamamış ve Orpheus’u nehirlerin öte yakasına geçirmeyi kabul etmişti … nehirlerin öte yakasında, Hades krallığının kapısında bekleyen üç başlı bir köpek Kerberos ve tüm cehennem canavarları dahil, her şey donup kalmıştı … hatta cehennemliklere yapılan işkenceye bile – bir an için olsun – ara verilmişti … sonunda Orpheus, Yeraltı’nın kara kraliçesi Persephone ve onun kocası, Ölüler Ülkesi’nin kralı Hades’in huzurlarına çıkmayı başarabilmiş ve onlara şöyle yakarmıştı:


Aşk’ın tutsağıyım, mutsuzluğuma dayanamıyorum;
ama sizleri de işte, Aşk birleştirmiş bulunuyor.


… Orpheus’un acısına dayanamayan Persephone, Orpheus’a, eşi Eurydice’yi de yanına alarak yukarıya çıkabileceğinin iznini vermiş; ama Hades, bu izne bir koşul eklemişti :.. “Bunu yapabilirsin; ama Styx Nehri’ni aşıp karşı kıyıya geçene, Ölüler Ülkesi’ni tamamen terk edene kadar ardınıza bakmayacaksınız” …


… Orpheus önde, güzeller güzeli Eurydice’si de ardında karanlıklar içinde yürüyorlardı … Orpheus, hem yarattığı etkinin bozulmaması hem de eşi Eurydice’nin karanlıkta yönünü bulmasını kolaylaştırmak için müziğini sürdürmeye devam ediyordu … tam Styx’in karşı kıyısına geçmeyi başarabilmişlerdi ki sabırsız Orpheus, dünyanın ışığını görür görmez, daha Ölüler Ülkesi’ni tam olarak terk etmeden dönüp arkasına, Eurydice’sine bakmıştı … işte o anda Hermes gelmiş ve Eurydice’yi karanlıklar içine – sonsuza dek – geri çekmişti …


… Eurydice – tüm zamanlar için – Orpheus’tan bir daha geri verilmemek üzere alınmıştı artık … son sözü ise, zayıf bir soluk biçimde dökülmüştü dudaklarından:


Zalim kader !


Eurydice adlı şilep gözden kayboldu kaybolacak … belki senin bulunduğun kentin limanından da Orpheus adlı bir şilep kalkar ve bir okyanusun ıssızlığında, Orpheus ve Eurydice bir kez daha buluşurlar … kim bilir ?..


… resim :.. Orpheus and Eurydice (1806), C. G. Kratzenstein-Stub (1793-1860)



Mayıs 03, 2009

Sen, Cummings ve Yağmur …



saçların çoğunlukla aşk saatleri:

bir pürüzsüzlük ki
şarkı söyler,diyerek
(aşk bir gün bile olsa)
korkma,şaşırtıcılığımız sürüp gidecek

Şarkılar IV, Cummings[*]

Sen,
saçlarındın bir anlamda.
Gücün,
saçlarındı, saçlarından gelirdi.
Onlara dokunmanın, onları sevmenin,
onlardaki deniz, zeytin ve kekik kokusunun avuçlarımın içine dolması başka bir şiirdi.
Aşk saatleriydi,
saçların yüzüme dökülürdü.
Aşk saatleriydi,
yüzün siyah bir tülün ardına gizlenirdi.


Ve bugün yağmur bir kadın saçıdır yeryüzüne dökülen;
ama sen yoksundur, saçların da yanında,
upuzun, ince ince, karanlık, kokulu.
Bir aşkta aldatmış, bir başkasında aldatılmışsındır;
ben de öyle ve yüreğim taş parçası.
Yağmuru dinle” derdin ya, dinliyorum;
ama teselli bulmak ne mümkün.
Geçer denilen her şey kaldı;
kalır denilen hayat geçiyor.[**]


Senle aşk,
bir gün bile olsa,
yaşansa ve bitse,
yansa, yaksa saman alevi misali,
bütün yaşamım soluk kalırdı o alevin ışığında, ne ki hiçbir şey.


(aşk bir gün bile olsa
ve hayat hiçbir şey,öpüşmeyi kesmemeli).
Şarkılar IV, Cummings

En önemlisi de ne biliyor musun?
Öpüşmeyi kesmemeli.


Resim: Weiblicher Akt mit Langem Haar, Egon Schiele

[*] Şarkılar IV, 1922 tarihli Laleler ve Bacalar’ın Laleler başlıklı bölümünde yer alan altıncı şiirdir. Şiir, yazıda alıntılanmış çevirisiyle Samet Köse tarafından hazırlanmış, Cummings / Profil adlı kitabın 38. sayfasında yer almaktadır.

[**] Okumuş olduğunuz yazıda içinden dizeler alınan Yağmur adlı parça, 1974 tarihli Bülent Ortaçgil albümü Benimle Oynar mısın?’da yer almaktadır.

Mayıs 02, 2009

Nisan sona erdi; şimdi Mayıs ...


Bahar, ne zaman zalim bir mevsimdir ve Nisan, ne zaman, ayların en zalimi?

Herkes, kendi deneyimlerinden, kendi farklı dönemlerinden yola çıkarak, farklı farklı yanıtlar verebilir gibi.

Kimileri için ‘aşıkken’ en zalim mevsimken bahar, kimileri için ‘ayrıyken’, kimileri için de ‘aşık olmak isterken’ en zalimi olabilir mevsimlerin ya da kimileri “sevişirken”, kimileri “delice sevişmek isterken” zalimdir bahar.

Kimileri de “baharın zalimi olmaz; zalim olmak bahardan değildir; bahar insanın sınırlı anlayışının isabetsiz bir atfı olan zalimlikten münezzeh, sınırsız-iyilik sahibi bir tanrıçadır” diyebilir. Dahası aynı kişiler, farklı dönemlerinde, ayrı nedenlerle zalimlik suçlamasında bulunabilirler bahara yönelik: Aynı kişiye, bir dönem, aşık olduğu için zalim olan bahar, başka bir döneminde aşık olmak istediği için zalim olabilir.[*]

Dolayısıyla iki sorunun da tek ve kesin bir yanıtı olmadığına inanmak istiyorum. Aslında olmayan; ama varolduğuna inandığım o kadar çok şey var ki… Bu iki sorunun da onlara eklenmiş olması fazla bir yük getirmeyecektir bana.

Bana bir zalimlik etseydi bahar, anımsardım sanki. “Anımsamıyorum; dolayısıyla etmemiştir” demiyorum; çünkü unutmuş da olabilirim baharın zalimliklerini, unutmayı seçmiş de. Bir dönem vurgun olduğum; ama yavaş yavaş sarhoşluklarından ayıldığım birçok kadının zalimliğini nasıl unutmayı seçmişsem, en azından o kadınlara olduğum denli vurgun olduğum ve sarhoşluğundan henüz kurtulamadığım baharın zalimliklerini de unutmayı seçmiş; dolayısıyla unutmuş olabilirim. Unutmanın bir seçim olmasına da gerek yoktur benim için. Çoğu zaman tam tersi ifade edilse de unutkan, unutan bir adamımdır: Unuturum.

İlhan Berk’e göre ayların en zalimi Nisan sona erdi. Ona ilişkin yazdığım yazıdan sonra Baran, Amerikalı şair T. S. Eliot’un 1922 tarihli The Waste Land adlı 434 dizelik devasa şiirinin ilk dizesi olan “April is the cruellest month” ifadesini anımsattı.

En zalim ay mı?” diye sorduktan sonra sorusuna, “Nisan” yanıtını veren İlhan Berk, Çorak Ülkesi’nin ilk dizesinde “Nisan ayların en zalimidir” diyen Eliot’u selamlıyor olmalı.

Artık Mayıs zamanı…


[*] Belki de “Bahar, ne zaman zalim bir mevsimdir ve Nisan, ne zaman, ayların en zalimi?” sorusunun kendisi – en başta – hatalıdır. Sorunun soruluş biçimi, olası yanıtları belli bir biçime zorluyor ve baharın, zalimlik gibi, belli bir özelliğe sahip olduğu ön-varsayımıyla kişiyi soruyu yanıtlamaya itiyordur. Diğer bir deyişle ne bahar ne de Nisan zalim değil; insandır onları zalimmiş gibi düşünen, zalim olarak addeden. Zalimlik de bakanın gözünde olabilir.

Yine de soruyu ister “Bahar, ne zaman zalim bir mevsimdir?”, istersek de “Bahar, ne zaman zalim bir mevsim olarak görürüz?” diye soralım, her iki soru da belli bir ön-varsayım içermekte ve onlara muhatap olanı belli bir biçimde düşünmeye itmektedir. Öyle olmasa bile soruyu yanıtlayacak kişi, zalimliğin betimleyici (descriptive) bir özellik mi; yoksa değerlendirici (evaluative) bir özellik mi olduğuna ilişkin bir seçimi varsayan bir biçimle yanıt verecektir:

[1] Bahar, ben aşık olmak isterken, en zalim mevsimdir.

[2] Bahar, ben aşık olmak isterken, en zalim mevsim olarak görünür bana.

[1]’de ‘kırmızı elma’nın ‘kırmızısı’nda olduğu gibi zalimlik, baharın betimleyici bir özelliği gibi varsayılıp yanıt, nesnel bir biçim yoluyla verilirken; [2]’de ‘güzel elma’nın ‘güzeli’nde olduğu gibi zalimlik, baharın değerlendirici bir özelliği olarak varsayılıp yanıt, öznel bir biçimle verilir.

Fotoğraf: barcelona27




Nisan 08, 2009

Nisan, en zalimi ayların ...


Kült Kitap’ın(ın) 453. sayfasında “En zalim ay mı?” diye soruyor İlhan Berk

ve yanıtı, “Nisan” …

Santayana geliyor aklıma :.. “Ümitsizce aşık olmaktansa bahara, değişen mevsimlerle ilgili olmak daha mutlu bir ruh halidir” …

Berk’in en zalim ay olarak nitelendirdiği aydan bir sonraki ay, e.d. Mayıs, en sevdiğimdir benim …

Bana göre, yılın en zalim aylarıysa gri-beyaz kış mevsimce gasp edilen aylardır:..

Aralık, Ocak ve Şubat …

Bunların arasından daha zalim olanını seçmem gerekirse de Aralık olacaktır o … evet içinde doğduğum ay, Aralık:.. ayların en zalimi …

Fotoğraf: Martin Meissner

Nisan 07, 2009

Fizikselciliğin Fotoğrafı



Bilenler, anımsayabilirler: Nazım Hikmet, 1961 tarihli Saman Sarısı adlı şiirinde o zamanlar kırklı yaşlarının sonlarında olan ve bir dönem onun kitapları için kapaklar çizen Abiden’e (Abidin Dino) sorar: “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin”.

Abidin Dino, mutluluğun resmini yapabilmiş midir bilmiyorum; ama 1986 doğumlu Hollandalı fotoğrafçı Maurice Mikkers – her ne denli öyle bir amacı olmasa da veya ben öyle bir amacı olduğunu düşünmesem de – fizikselciliğin (physicalism) fotoğrafını çekebilmiş. Bununla da kalmayan Mikkers, bir de ironik bir ad vermiş fotoğrafına: Düşünce Paylaşımı (Sharing Ideas).

Idea sözcüğü üzerinden ideye, oradan düşünceye (fikir), oradan da her şeyin ide(a)/düşünce ya da onu üreten zihin olduğunu öne süren idealizme (idealism) geçip; onu zenit noktası olarak konumlandırır ve bakışlarımızı nadir noktasına çevirirsek, o noktada göreceğimiz, varolan her şeyin madde olduğunu iddia eden maddecilik (materialism) olacaktır. Fizikselcilik ise maddeciliğin sofistike bir çeşitlemesi olarak düşünülebilir.


Fizikselcilik, diğer bircilik (monism) türleri gibi her şeyi tek bir şeye indirgeme amacında olan ya da daha uygun bir ifadeyle her şeyi tek bir şeyle açıklamaya çalışan ve zihin felsefesi alanında geniş bir taraftar kitlesine sahip bir öğreti.

Fizikselciliğin iddiası, her şeyin düşünce olduğunu öne süren idealizmden tamamen ve her şeyin madde olduğunu savunan maddecilikten biraz olsun farklı olarak her şeyin fiziksel olduğudur; ama söz konusu fizikselliğin özlüğü, e.d. nelerin fiziksel sayılıp, nelerin fiziksel sayılamayacağı büyük bir sorundur fizikselcilik için.

Üzerinde yükseldikleri miras, dış dünyayı – ne kadar dışarıda olduğu benim için derin bir ikircik kaynağıdır – açıklama yönünde büyük başarıların altına imzasını atmış fizik biliminin ortaya koydukları olan fizikselciler, madde ve enerjiden başka hiçbir şey içermediğini varsaydıkları evrenin açıklanmasında, fizik bilimince de temel alınan, fiziksel özelliklerinin yeterli olabileceğini savunurlar.

Düşünce ve zihin, beyne; beyin de içinde hüküm süren fiziksel süreçlere indirgenir ya da onlarla açıklanır. Günün sonunda “Düşünce Paylaşımı” dediğinizde avuçları içine bir beyin yerleştirilmiş bir çift elle karşılaşmanız işten bile değildir.


Mart 15, 2009

Descartes, Kar, Rembrandt



Sabahleyin, yaşadığım evin zor kapanan kapısını gürültülü bir biçimde kapattığımda saat 08:40’dı ve dışarıda beni beyaz bir sürpriz bekliyordu. Yaşamımdaki pek çok sürpriz gibi bu da isabetsiz bir sürprizdi.

Önceki gece, e.d. Cumartesi gecesi, saat 20:45 gibi dışarı çıktığımda, yüzeyin eğiminden kaynaklanan su birikintilerini saymazsak, gün içinde aralıklarla yağan yağmurdan pek bir şey kalmamıştı geriye. Hava ılık, gökyüzü ise berraktı. Değil kar; yağmurun bile yağacağına ilişkin bir delil yoktu gökyüzünde.

Ancak aradan geçen 12 saatlik sürede gökyüzü, elinden geleni ardına koymamış, içindeki neredeyse tüm beyazı sokaklara kusmuştu. Kaldırımlarda 10 cm.’ye, taşıtların üzerindeyse neredeyse 20 cm.’ye yakın kar vardı. Onca beyazı yeryüzüne boca eden gökyüzündeyse kala kala hem moral hem de sinir bozucu bir grilik kalmıştı.

Yerler beyazdı, beyaz olmasına; ama attığım her adımda beyaz, ıslak bir kahverengiye dönüşüyor, yalnızca ayakkabımı değil; pantolonumun paçalarını da berbat ediyordu. Kahverenginden, griden ettiğimden daha çok nefret ediyor; yavaş yürüyüp otobüsü kaçırmak ile hızlı yürüyüp pantolonumu iyice berbat etmek seçimleri arasındaki bölünmüşlüğü yaşıyordum.

Rüzgarın, altından geçmekte olduğum ağacın dallarındaki bir bölüm karı üzerime üflemesinin hemen ardından Aristoteles’in altın orta ilkesi geldi aklıma. Aristoteles, hisler ve hisleri yanıtlamaya yönelik eylemler ortaya koymak söz konusu olduğunda, aşırı uçlardansa, aşırı uçları birbirine bağlayan doğrunun ortalarında bir yerlerde bulunan durumun hissedilmesini ve yerine getirilmesini salık veriyor, altın orta adıyla anılan bu durumu erdemle eşleştiriyordu.

Ne hızlı yürüdüm, ne de otobüsü kaçırdım. Bir seçimde bulunmuştum, şansım da yaver gitmişti. Otobüsün sol tarafında yer alan koltuklardan cam kenarında kalan birinde yerimi almamla birlikte bölünmüşlüğüm de Aristoteles’in altın ortası da uçup gitmişti zihnimden. Onların yerini, Frozen Silence’ın|1| Heart of Winter|2| adlı albümünden saçılan ezgilerin esinleyeceği düşünceler alacaktı.

Otobüsü binmem ve dışarıyı seyredebileceğim bir koltuk bulmamla birlikte, karın neden olduğu keşmekeşle aramda oluşan tinsel uzaklık|3|, lapa lapa yağmakta ve çıplak ağaçların dallarında birikmeyi sürdürmekte olan kara olan bakışımı değiştirdi. Bullough’un denizdeki sisi, benim sokaktaki karım olmuştu.

Ve kar, sokakları onunla örtülü bir şehirde, onun sessizce yağışını gören bir pencerenin yanında, bir fincan da kahvenin eşliğinde hangi filozofun, hangi metnine gömülmek, her satırın ardından dakikalarca düşünüp, notlar almak daha hoş olurdu sorusunu sordurdu bana.

Beynimin sol yanı, Batı felsefe tarihinin aşina olduğum adlarını zamandizinsel olarak benim için sıralarken; sağ yanı da Hollandalı ressam Rembrandt’ın Philosopher in Meditation|4| adlı muhteşem çalışmasını gözlerimin önüne getiriyordu. Beynimin sağ ve sol yanları arasında, beynin en sevdiğim bölümü olan corpus callosumca kurulan bağlantı sorumun yanıtını ateşlemişti: Renati Descartes|5| ve Meditationes de prima philosophia, in qua Dei existentia et animæ immortalitas demonstratur|6|.

Rembrandt’ın Derin Düşünmedeki Filozof’u ve Descartes’ın İlk Felsefe Üzerine Derin Düşünmeler’i.

Rastlantıya bakın ki Descartes’ın dünyaya gelmesi de dünyadan ayrılması da kış mevsimine rastlıyordu. Descartes, 31 Mart 1596’da Fransa’nın – bugün filozofun kendi adıyla çağrılan – Touraine adlı şehrinde dünyaya gelmiş, 1650 yılının 11 Şubat’ında da İsveç’in başkenti Stockholm’de dünyadan ayrılmıştı.

Rembrandt doğduğunda (15 Temmuz 1606), Descartes 10 yaşındaydı ve bir sene sonra La Flèche’de bulunan, Cizvitler yönetimindeki Kraliyet Henry-Le-Grand Koleji’ne başlayacaktı.

Descartes, 1628 yılında Hollanda’ya, 1630 yılında da Leiden Üniversitesi’nde görev almak üzere, Rembrandt’ın doğduğu şehir olan, Leiden’e gidecekti.

Rembrandt, 1625-1631 yılları arasında Leiden’de, 1632-1636 yılları arasında da Amsterdam’da yaşayacaktı. Descartes ise 1630 yılında Leiden’de, 1631-32 ve 1634-35 yılları arasında Amsterdam’da bulunacaktı.

Descartes ve Rembrandt karşılaşmış olabilirler miydi?

Rembrandt’ın eserindeki filozof kimdi?

Rembrandt’ın Derin Düşünmedeki Filozof’u 1631 yılında mı; yoksa 1632 yılında mı tamamladığını bilemiyorum. Eğer ressamın Leiden Dönemi’ne ait bir eserse söz konusu tablo, e.d. 1631 yılında tamamlanmışsa, o tarihte Descartes’ın Amsterdam’da bulunduğunu söyledik. Ancak tablo 1632 yılında tamamlanmışsa, o sırada, Descartes da Rembrandt da Amsterdam’daydı.

İlk Felsefe Üzerine Derin Düşünmeler, 1641 yılında Latince, 1647 yılında da Fransızca olarak yayınlandı.

1650 yılında İsveç Kraliçesi Christina’nın daveti üzerine Stockholm’e giden Descartes, kraliçenin sabah saat beşte talep ettiği felsefe tartışmalarını yürütebilmek adına uykusuz kalmayı göze aldı. Uyku düzenindeki bozukluk nedeniyle, bağışıklık sistemi zayıflayan Descartes, elli dört yaşında yaşama veda etti.


|1| Donmuş Sessizlik

|2| Kışın Kalbi

|3| Psychical distance

|4| Derin Düşünmedeki Filozof, Louvre Müzesi, Paris, Fransa.

|5| René Descartes

|6| İlk Felsefe Üzerine Derin Düşünmeler – (Tanrının varlığının ve ruhun ölümsüzlüğünün gösterilmesi)

Ocak 07, 2009

Wittgenstein'ın Norveç Günleri ve Kulubesi ...

... “içinde yaşasın diye” bir ev yapar ya Wittgenstein kız kardeşine, Wittgenstein’in yaşamına ilişkin – beni çok etkileyen – bir başka ayrıntıyı da Oruç Aruoba dile getirir :.. Wittgenstein ise, Norveç’in ıssız bir fiyordunun yol geçmeyen yamacına bir kulübe yapar. (De ki işte, s.137) …

... 1913 yılının Ekim ayı ortalarında Wittgenstein Norveç’e gider ... amacı, Cambridge’deki yüzeysel bulduğu entelektüel ortamdan kurtulabilmektir ... Ekim sonunda, Skjolden’de bir konuk-evinde kalmaya başlayacaktır ...


... Skjolden, Oslo’nun kuzey batısında, Bergen’in ise kuzey doğusunda kalan; Lustra fiyordunun hemen sonunda küçük bir köydür (haritalar) ... Norveç’in soğuk ve sessiz kışında, mantık sorunları üzerinde derin düşünmeler onu beklemektedir ...


... 1914 baharında, çalışmaları adına daha sakin bir ortam için – yine Skjolden yakınlarında, Songe fiyordunun arkasında – tahtadan bir kulübe yapacaktır kendine ...

... Haziran sonuna kadar burada kalacak ve daha 25 yaşına ulaşmadan, mantık alanında çok önemli keşiflerin altına imzasını atacaktır :.. matıksal doğruların totolojiler olarak açıklanmasını sağlayacak doğruluk fonksiyonları ...

... yaklaşık yedi yıl sonra – 1931’de – Norveç günlerine ilişkin olarak şöyle diyecektir Wittgenstein :.. “Bana öyle geliyor ki içimde yeni düşünce hareketlerinin doğmasını sağlamışım.

Fotoğraflar ...