Aralık 27, 2006

Mario Levi; İstanbul Bir Masaldı'dan ...

Bir Akşam Vaktiydi… Gülümsüyordunuz…

Onunla ilk kez nerede, ne zaman, nasıl karşılaştığımı hatırlamıyorum şimdi. Onunla, yeni günlerin, sabahların beklentisiyle, hangi insanları doğurmaya çalıştığımızı da hatırlamıyorum artık… Tarihimizde, farklı, birbirimize başkalarından istesek de istemesek de getirdiğimiz tarihlerimizde, hiçbir zaman unutamayacağımı bildiğim, hiç kimseye gösteremeyeceğim, beni, bana her geçen gün biraz daha çok veren sayısız fotoğraf da var oysa. Bu fotoğraflar gecelerimizi, paylaşamadıklarımızı, en yakınlarıma bile anlatamadıklarımı da barındırıyordu, tüm yaşadıklarıma karşın durmaksızın yenilediğim, ya da yinelediğim umutlarımı da… Bizim, yıllardır yaşadığım bu şehre, farklı bir pencereden bakan yaz gecelerimiz vardı örneğin. Bir balkondaydık. Akşamsefalarının kokusu, hayatımdaki birçok eski bahçenin yalnızlığını barındırıyordu. O bahçelerin birine o zaman da bir kez daha dokunmak istemiştim. Bir ateşböceğini avuçlarının içine almıştı annem. Ateşböceği, o karanlıkta, o avucun sıcaklığında parıldamaya devam ediyordu. Orada, o köşede, başka ateşböcekleri de vardı. Başka ateşböcekleri de… Onunla, o balkonda, ya da o evin bir başka odasında eski şarkılarımı da paylaşmaya çalışmıştım sonra. Şarkıların, gerçekten yaşanmış şarkıların içimizden hiçbir zaman gitmeyeceğini, gidemeyeceğini biliyordum çünkü. Kimi şarkıların farklı zamanlara, farklı zamanlar için er ya da geç taşınacağını, taşınmak isteneceğini biliyordum. Şarkılar bizdik, yitirdiğimiz, bir türlü bulamadığımız dilimizdi öylesi zamanlarda. Şarkılar bir türlü bulamadığımız dilimiz, ya da başka hikayelerde, başka kırgınlıklar adına anlatmaya çalıştığım yanılgılarımızdı. Kimi nesnelerimizi bunun için saklıyorduk, korumakta direniyorduk zaten, kimi eşyalarımız biraz da bu nedenle kimi sevgililerimizde ve aşklarımızda, yalnızca hayallerimizle besleyebildiğimiz aşklarımızda taşıdığımız kamburumuzdu.

O gecelerde, bu birlikteliklerimizde, birbirimize dokunmalarımızda, kendimi ne kadar yenik ve terk edilmiş hissettiğimi de anlatmak istemiştim. Kaleme kağıda yeniden sarılabilirdim, ‘yazı’ma, hiçbir zaman terk edemeyeceğime inandığım ‘yazı’ma yeniden tutunmayı deneyebilirdim elbette o zamanlarda. Onunla baş başa kaldığım zamanlar, başkalarını, tüm tasarılarımı, özlemlerimi, yarınlara yönelik umutlarımı, daha da önemlisi ertelemelerimi unuttuğum zamanlardı sonuçta. Deyiş yerindeyse, doğurgan bir ölümdü onunla yaşadığım. Doğurgan bir ölüm… Onun bana dokunuşlarında, bana o geceleri sonuna kadar, tüm benliğimle, tüm zihnim ve cinselliğimle yaşatışında tüm çocukluğum da gizleniyordu çünkü. Tüm çocukluğum, evet… Tüm çocukluğumla, çocukluğumda yitirdiğim tüm çocukluklarım… O günlerde gittiğim o evden de yıllar sonra anlatmak, başkalarıyla paylaşmak istediğim şarkıları hatırlıyorum şimdi en çok…

Hala dost kalışımızı, kendisinden ayrılmaya bir türlü gönül indiremeyişimi anlamakta zorlanıyorum tüm bunları hatırladığımda. Onunla, hayatımın en değerli fotoğraflarını, sözcüklerini paylaşmaya çalıştığım anlarda bile yeterince konuşamadım, konuşmayı başaramadım çünkü. Neden böyle, bu duvarlarımla yaşamıştım ama? Neden, hangi umutlar adına? Kendisini daha çok yaşamaktan, sonuna kadar, tüm olabilirlikleri göze alarak yaşamaktan mı korkmuştum yoksa? Belki… Öteki ilişkilerimizi de bu korku nedeniyle, kendimizi sevdiklerimize bütünüyle veremediğimiz için gereğince taşıyamamıştık, taşıyamıyorduk zaten… Öteki ilişkilerimizi, tutkularımızı da, kendimizi bir yerden sonra gizlediğimiz, gizlemeyi yeğlediğimiz için öldürmüştük… O bunu biliyordu, karşılaştığımız, buluştuğumuz ilk zamanlardan beri biliyordu sanırım. Karşılaştığımız, birlikte olmaya, ya da kalmaya çalıştığımız ilk zamanlardan beri… O zamanlar, o çocuğun o evi aradığı, annesiyle birlikte, avuçlarının içinde, sıcaklığında bir ateşböceğini sonuna kadar yaşatmak istediği zamanlardı belki de…

O gecelerde cinselliklerimiz tüm insanlarımızla, bizden adını belki de hiçbir zaman koyamayacağımız bir şeyleri koparan tüm insanlarımızla paylaşmıştık… O gecelerde hiçbir kitaba alamayacağımız tarihlerimizi de yazmıştık… O bunu biliyordu… O bunu kim için, kimler için yaşattığımı, her geçen gün biraz daha çok anlayabildiğim, anlayabildiğime inanmak istediğim bir eksiklik için yaştığımı, yaşatmaya çalışacağımı biliyordu… O tüm bunları bildiği için beni kendisine, yalnızca kendisine istemişti belki de… Kendisine, yalnızca kendisine… Daha çok kendim, ya da daha çok kendimde olabileyim diye.

Ondan hiçbir zaman ayrılamadım bu yüzden. Hiçbir zaman… Tüm umutlarıma, insanlarıma ve duvarlarıma karşın… Kimi gecelerde, bulunduğumuz pencerenin kenarından başka gecelere bakıyoruz. Gülümsüyorum, onunla yaşamayı ben de öğreniyorum artık… Birbirini, birbirini yaralayarak, örseleyerek seven, tüm olumsuzluklar ve acılarla birlikte sevmeye devam eden insanların, birbirlerinden, hangi kaygılar yüzünden tüm kaçışlara, aldanmalara ve ertelenen sevinçlere karşın kopamayacaklarını da anlamaya başlıyorum çünkü artık…

Onun adı… Onun bendeki adı ‘Hüzün’dü… Hüzün… Şimdilik bulabildiğim, onun için, kendim için, yıllar süren beraberliğimiz için bulabildiğim tek ad bu… O, yaşadığımız günlere verebileceği öteki zamanları, duyguları, evleri gibi, başka adlarını da benden gizledi çünkü. Bunu hissediyorum, bunu o aldanmalarımın yol açtığı gecikmelerden sonra daha iyi anlayabiliyorum. Ne var ki tüm gerçek, doğru ilişkiler gibi, bu ilişki de bir emek, bir anlama çabası istiyor. Birlikte olmaya, başka geceleri, başka küçük umutlar için doğurmaya devam edeceğiz bu yüzden. Birlikte kalmaya devam edeceğiz… İstesek de istemsek de… Denizi, denizi gerçekten yaşamadan anlayamıyorsunuz sonuçta. Denizi de, akşamsefalarını da, bir ıhlamur kokusunu da, kaybetmeyi, gerçekten kaybetmeyi de göze alarak yaşamadan, anlayamıyorsunuz. Onun, zamanı geldiğinde öteki adlarını da öğrenebileceğime daha çok inanıyorum bunları düşünürken… Bana bu yolda bir tek fotoğraf bile yetebilir… O fotoğrafın içinde yer alabilmem için, kimi fotoğrafları hiç unutmamam gerekecek ama galiba… O zaman yeniden gülümseyeceğim. O zaman, onca insan arasında, kime ne için gülümsediğimi hiç kimse anlayamayacak ama…

Kim, kimde, kim için kalmıştı öyleyse?...

Aralık 26, 2006

Ayn Rand; Hayatın Kaynağı'ndan ...

“Çevremizdeki insanlara bak. Neden acı çektiklerini, neden hep mutluluk arayıp bir türlü bulamadıklarını merak etmiştin. Bir insan şöyle bir durup kendi kendine, benim hiç kişisel anlamda gerçek bir arzum oldu mu, diye sorsa, cevabı hemen bulur. Bütün isteklerinin, çabalarının, rüyalarının, ihtiraslarının hep başka insanlardan gelme birer motivasyon olduğunu görür. Aslında çabaları maddesel bir zenginlik uğruna bile değildir; elden düşmecinin hayali sayabileceğimiz saygınlık içindir. Bir onay arar. Kendinin olmayan bir onay. Ne o mücadeleden bir keyif alır, ne de başardığı zaman bir sevinç duyar. Bir tek şey için bile, “Bunu isteyişim, kendim istediğim içindir; yoksa komşularım bana imrensin diye değil” diyemez. Ondan sonra da, neden mutsuzum diye merak eder. Mutluluğun her türü kişiye özeldir. En büyük anlarımız kişiseldir; kendimizden kaynaklanan bir motivasyondan ileri gelir; ona el sürülmez. Bizim için kutsal olan, değerli olan şeyler, herkesle paylaşılmayan, orta malı olmayan, çekip kurtardığımız şeylerdir. Oysa şimdi, içimizdeki her şeyi herkesin gözü önüne sermemiz, herkes ellesin diye ortaya açmamız isteniyor.” ... Roark ...

Aralık 17, 2006

Geometrinin evrimi üzerine ...

+ Eukleides (İ.Ö. 3. yy)

Eukleides matematik tarihine, Stoikheia (Elemanlar) adlı yapıtın yazarı olarak geçmiştir. Bu yapıt yalnızca Eukleides geometrisinin 2000 yıllık egemenliğinin başlangıcı olarak değil; tümdengelim yönteminin en güçlü kanıtı olarak da binlerce yıldır insan düşüncesini etkileyen bir yapıt olarak anılmaya değerdir.

13 kitaptan oluşan Stoikheia, içerdiği geniş geometri ve sayı bilgisinin yanı sıra, aksiyomlu ve önermeli tümdengelim yönteminin de ilk örneğidir. Bu yapıtında Eukleides, öncelikle, 5 tane aksiyom ve 5 tane de postulat ortaya koymuştur:

Aksiyomlar:

I. Verilen iki noktayı irileştiren ir aralık bulunur.

II. Bir aralık her iki ucundan sonsuza dek uzatılabilir.

III. Merkezi ve ir noktası verilen bir çember çizilebilir.

IV. Tüm dik açılar eşittir.

V. Verilen bir noktadan verilen bir doğruya yalnız ve yalnız bir paralel doğru çizilebilir.

Postulatlar:

I. Aynı şeye eşit olan şeyler, birbirlerine de eşittirler.

II. Eşit şeylere eşit şeyler eklenirse, şeylerin toplamları de eşit olur.

III. Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar da eşit olur.

IV. Çakışan şeyler eşittir.

V. Bütün, parçalarından büyüktür.

Sonraları Euklides’in genel kavramları aksiyom, aksiyomları da “doğruluğu kanıtsız olarak kabul edilen önerme” biçiminde tanımlayabileceğimiz postulat olarak kabul edilmiş ve birçok matematikçi bu postulatları kanıtlamaya çalışmıştır. Özellikle Eukleides’in V. aksiyomu (paralellik aksiyomu) matematikçilerin yoğun çabalarına rağmen kanıtlanamamış; ancak 19.yy’da Gauss, Bolyai ve Lobaçevski, bu aksiyomun yanlış olduğu varsayıldığında çok ilginç özelliklere sahip yeni geometrilerin kurulabileceğini göstererek, önce Bolyai ve Lobaçevski’nin “hiperbolik geometrisi”, daha sonra da Riemann’ın “eliptik geometrisi” gibi Eukleides-dışı geometrilerin doğuşunu hazırlamışlardır.

+ Nikolay İvanoviç Lobaçevski (1792-1856)

Bilim tarihinde eşine az rastlanır köktenci bir yaklaşımı seçen Lobaçevski, binlerce yıl doğruluğundan hiçbir kuşku duyulmayan bir inancın yanlışlığını varsaymış ve V. aksiyomun doğru olmadığı düşüncesinin geometriye getireceği yenilikleri araştırmaya yönelmiştir.

Eukleides’in bir aksiyom sayılamayacak denli karmaşık bulunan (; çünkü ünlü V. aksiyomun Eukleides tarafından dile getiriliş biçimi şöyleydi: Bir doğru başka iki doğruyu kestiğinde oluşan iç açılardan, kesen doğrunun hangi tarafında kalan ikisinin toplamı iki dik açının toplamından küçükse, söz konusu iki doğru, kesen doğrunun o tarafında kesişirler.) ve diğer aksiyomlar yardımıyla kanıtlanabileceğine inanılan V. aksiyomun kanıtlanamamasının, onun gerçekten de bir aksiyom olmasıyla açıklanabileceğinden yola çıkan Lobaçevski, bu aksiyomun yerine bir başkasının konmasıyla yeni geometriler kurulabileceği sonucuna varmış ve geometrisini “bir doğruya, dışındaki bir noktadan sonsuz sayıda paralel doğru çizilebilir.” aksiyomu üzerine kurmuştu. O güne değin geometrinin insanı çevreleyen fiziksel uzayı, insanın algıladığı biçimde betimlemeye çalıştığı düşüncesinin dışına çıkılmamıştı. Lobaçevski’nin kurduğu geometrinin bu görüşe ters düşmesi, anlaşılmasını güçleştirdiği ölçüde önemini arttırtmıştır. İlk kez matematiğin, insanın doğayı betimlemekte kullandığı araçlardan biri olmasının ötesinde, doğadan edinilen izlenimlerden yola çıkan bir soyutlama olduğu ve bu soyutlamanın gözlem sınırlarını aşarak doğada bulunmayan yeni yapılar kurma yeteneği taşıdığı anlaşılmış; insan düşüncesinin doğaya bağımlılığının kırılması sınırsız genellikte bir matematik kurulması için gerekli düşünsel bağımsızlığın ilk adımı atılmıştı.

Çeyrek yüzyıl sonra “bir doğruya dışındaki bir noktadan paralel doğru çizilmesinin olanaksız olduğu” önermesini ortaya atarak kendi adıyla anılan geometriyi kuran Riemann’ın n-boyutlu eğri uzay kavramının Einstein’in genel görelilik kuramına uygunluk açısından Eukleides geometrisine oranla çok daha başarılı olduğu anlaşılmıştır.

Eukleides: Verilen bir noktadan verilen bir doğruya yalnız ve yalnız bir paralel doğru çizilebilir.

Lobaçevski: Verilen bir doğruya, dışındaki bir noktadan sonsuz sayıda paralel doğru çizilebilir.

Riemann: Verilen bir doğruya dışındaki bir noktadan paralel doğru çizilmesi olanaksızdır.

+ Einstein’ın Evreni

Einstein, Eukleides geometrisi ile uzayın açıklanamayacağını savunmuştur. Dünya üzerinde sürünen solucanın dünyayı düz zannetmesi gibi insanlar da uzayı düz-geometrinin geçerli olduğu bir orta olarak kabul etmektedirler. Örneğin Eukleides geometrisine göre iki nokta arasındaki en kestirme yol bir doğrudur; ama bugün biliniyor ki Londra ile New York arasındaki en kısa hava yolu mesafesi ikisini birleştiren bir çizgi değil; hafifçe İzlanda’ya doğru kaymış olan bir eğridir. Yine Eukleides geometrisine göre bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir. Ancak tabanı Ekvator’da ve ucu kutupta olan bir üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden büyük olacaktır. Bunun nedeniyse dünyanın eğriliğidir.

Eğer bir yerde madde varsa, artık “düz çizgiler” yoktur. İki nokta arasındaki en kısa uzaklık bir doğru değil; eğridir. Eukleides’in bildiğimiz kuramları geçersiz kalır. Paralel çizgiler kesişebilir örneğin veya üçgenin iç açıları toplamı 180 derece değildir artık.

Kütle-çekimi uzayı eğer, uzay da maddeyi hareket ettirir. Uzay içinde bulunan, güneş gibi, kütlesi fazla olan gök cisimleri, gergin bir çarşafın üzerine bırakılmış bir gülle misali, uzayı çukurlaştıracaktır. Ancak bu noktada uzayın üç-boyutlu, dahası zaman boyutuyla birlikte dört-boyutlu olduğunu anımsamalıyız. Dolayısıyla güneş, uzayı, her boyutta çukurlaştıracaktır.

Bu noktada söz eğri-uzay kavramına gelmişken, pozitif ve negatif eğrilikten de söz etmeliyiz sanırım. “Düz”lüğü, örneğin düzlem, nötr durum olarak kabul edecek olursak ne ki burada bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derece eder; pozitif eğriliği bir kürenin yüzeyi ile, negatif eğriliği ise bir at eğerinin yüzeyi ile örnekleyebiliriz. Pozitif eğrilik söz konusu olduğunda üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden büyük; negatif eğrilik söz konusu olduğundaysa 180 dereceden küçük olacaktır. Tüm bu kavramları enerji&evren ölçeğinde inceleyecek olursak şu sonuçlara varırız: Negatif eğrilik, pozitif enerjili ve sonsuza kadar genişleyen, açık ve sonsuz evren anlamına gelir. Pozitif eğrilik, toplam enerjisi negatif olan ve genişlemesinin bir sonu olan kapalı ve sonlu bir evreni ifade eder.

Evrendeki tüm maddelerin oluşturduğu gravitasyon, uzay-zaman boyutu içerisinde, zaman boyutunu kendi üzerine kapatmasıyla sonlu; fakat sınırsız bir sistem oluşturmuştur. Örneğin, şişmekte olan bir sabun köpüğü. Köpüğün oluşturduğu zar, evrenin kendisidir. Burada üç uzam boyutu (en, boy, derinlik) vardır; bu boyutlar zaman boyutuyla kaynaşmıştır. Böylece büyüklü sonlu; ama sınırsız olan bir sistem meydana gelmiştir. Bunun nedeni, gravitasyon alanındaki zaman boyutunun kendi üzerine kıvrılmasıdır. Köpüğün dış yüzeyi gelecek zamana, iç yüzeyi ise geçmiş zamana bağlı durumdadır. Her geçen saniye uzay genişler, gelecek zamana doğru kayılır. Dolayısıyla her yeni an gravitasyon azalır ve uzayın çapı büyür.



Kaynaklar : Bozkurt, N. Blimler Tarihi ve Felsefesi - Demirsoy, A. Evrenin Çocukları - Silk, J. Evrenin Kısa Tarihi

Aralık 16, 2006

Her şey yine yarım kaldı ...

Bir deniz kıyısı olsun ister miydin hediyen?

Maviliğin ılık ılıklığı bileklerinde

Denizde güneşin turuncu vedası

Ve yalnızlık anlağında, bensiz

Bu yaşanan kaçıncı geriye dönemeyişti?

Kaçıncı kalışı seçmekti gitmeyi isteyip de?

Elvedasız ayrılıklarla yüklü geçmiş

Adı konmamış yalnızlık düşleri

Ve sen, hep istediğin gibi

Yalnızsın bu Akdeniz akşamında da

Burnunda esrik bir anason kokusu

Saçlarında ılık bir esinti denizden

Papatya kokulu saçların

Fısıldadı deniz:

Akşam ilerlemekte ve

Güneş giderek derine dalmakta, kırmızı

Çıkardın sudan küçük ayaklarını

Damlalar sıçradı rengi denizden fincana

Yarısı içilmiş bir fincan kahve paylaştığı

Her şey yine yarım kaldı

Düşünmek acıtır ...

Sarane Alexandrian; Erotik Edebiyat Tarihi’nden

“Kültürün ideali, insanı, her şeyi okuyabilecek ve her şeyi görebilecek niteliğe ulaştırmaktır. Bu nitelik ile her şeyi kabul etmek arasında aşılmaz bir sınır vardır; çünkü iyiyle kötü arasındaki ayrım kaybolduğunda, toplumda hiçbir şey ayakta kalamayacaktır. Her şeyi okumalı ve her şeyi görmeli; ama her şeyin serbest olduğuna inanmak için değil; gerçeği aramak için: Özgür bir düşüncenin temel güçleri olan bilinçlilik, sağduyu ve insana saygı korunduğu sürece bunun asla sakıncası yoktur.”

Oruç Aruoba; Bir röportajından

“12 yıl boyunca gösterdim bunu zaten. Benim derslerimde devam zorunluluğu, yoklama gibi şeyler yoktu. Sınavda isteyen yanında kütüphanesini getirebilirdi. Bir tane kural vardı yalnızca; Oruç Aruoba'nın ağzından çıkmış bir söz sınav kağıdında bulunursa kopya sayılırdı ve öğrenci sıfır alırdı. Soruları verdikten sonra "Benim sizin başınızda bulunmamın bir anlamı yok, ben gidiyorum, bitiren kağıdını odama getirsin." derdim. Bunun temelinde şu var; benim sorularıma yanıt verebilmek için öğrencinin o derste hiç söylenmemiş bir şeyleri düşünmüş olması gerekir. O dersten dolayı, ama o derste söylenmemiş bir şeyleri düşünmüş olması gerekir. Benim sınadığım da budur zaten. Felsefe eğitimi de ancak böyle olabilir. Bir felsefe eğitiminde, dersten çıkan öğrenci daha az şey bildiğini hissediyorsa, öğretmen de daha çok şey öğrendiğini hissediyorsa, o ders doğrudur.’’

Aralık 15, 2006

Bir düş ...

Önce bir yol görüyorum. Fazla geniş olmayan bir yol; ama bir patika da değil. Çeşitli renklerde taşlarla döşeli: Yeşilin, kırmızının, kahverenginin, sarının farklı tonlarındaki, fazla büyük olmayan, dikdörtgen taşlarla. Bir Klee resmi sanki.

Taşlar aralıklı döşenmiş ve aralarından çimenler yükselmiş. Yeşilin bazıları izin vermese de kırmızı, sarı ya da kahverengi üzerinde görmek olanaklı çimenleri. Hiç sararmışları yok aralarında. Belli ki gereksinim duydukları yaşam kaynakları fazla uzakta değil.

Yolun sağında kiremit renkli bir yürüme yolu, sonra da ağaçlar başlıyor.

Ağaçlar.

Ağaçlar, salkımsöğüt, dalları ve yaprakları yere doğru sarkıyor. Dalları ve yapraklarından gövdelerini göremiyorum.

Ne renk yaprakları?

Karar veremiyorum, gri mi yeşil mi?

Hava bunlu. Sıcak. Hafif bir rüzgar çıkıyor, kayıp gidiyor çimenlerin ve salkımsöğüdün bedenlerinden. Çimenler ve salkımsöğüt eşlik ediyorlar rüzgara, onunla birlikte esip, onunla birlikte duruyorlar sessizliğe. Çimenler ayrı, salkımsöğüt ayrı, rüzgarsa ayrı konuşuyor.

Nedir fısıldadıkları birbirlerine?

Bilemiyorum.

Rüzgar.

O da sıcak. Sanırım, güneyden esiyor. Lodos olmalı, lodos. Gözü yaşlı lodos.

Önceleri tek tük, sonraları birbiri ardı sıra duyduğum pıtırtılar bozuyor sessizliği. Başlarda anlayamıyorum pıtırtıların iyesinin yağmur damlaları olduğunu. Sonra, görüyorum yola döşeli taşlarda yaşamlarına son verişlerini. Damlalar birbiri ardı sıra vuruyorlar kendilerini taşlara. Taşlar üzerinde dağılıp, taşlar üzerinde kayıyorlar ve taşlar arasından çimenlerin köklerine ulaşıyorlar.

Taşlar üzerinden buharlar yükseliyor. Sessiz bir sis, yükselmeye başlıyor taşların üzerinden.

Tüm bunları gören, duyan, duyumsayan ben, ben yokum görünürde. Aslında orada olduğumu duyumsuyor; ama göremiyorum kendimi.

Sonra bir ‘kadın’ giriyor görüntüye. Taşlı yolun kenarındaki yolda ilerliyor, sessiz. Çıplak ayakları. Sanki o küçük beyaz ayaklarını basmadan yürüyor, kiremit renkli toprak üzerinde. Ardında hiç iz bırakmıyor. Üzerinde, kapüşonlu, koyu yeşil renkte bir pelerin var. Kadın yürüdükçe dalgalanıyor, parıldıyor yeşil renkli pelerini. Yağmur damlaları ölemiyor kadının pelerini üzerinde. Su tutmuyor çünkü, üzerine düşen damlalar, kayıp, etek uçlarından, yavaşça, toprağa bırakıyorlar kendilerini. Kollarını göğsü üzerinde birleştirmiş kadın. Ellerini görüyorum, elleri de beyaz, elleri de küçük ayakları gibi. Yüzünü göremiyorum kadının. Başını öne eğmiş, ayakuçlarına bakarak sürdürüyor yürüyüşünü. Yağmurun yavaş yavaş ıslattığı, turuncu, kahverengi karışımı saçlarını görüyorum sonra. Islanan saçları, giderek, daha koyu bir renge bürünüyor...

Kadının görüntüsünün belleğimdeki çizimi tamamlanıyor. Ardından birbiri ardına gelen acı duyuları. İçimde, yüreğime yakın yerlerde, bir yerler yanıyor, bir şeyler kanıyor sanki. Dindiremiyorum. Sesimi duyurabileceğimi umarak, tüm gücümle, sesleniyorum kadının ardından; ama duyuramıyorum. En gereksinim duyduğum zamanda, yine, çıkmıyor sesim.

Sessiz bir haykırış benimkisi.

İçimden ne dediğimi duyuyor; ama bu dediklerimi kadına duyuramıyorum ve kadın sürdürüyor yürüyüşünü.

Görüntü giderek soluklaşıyor. Görüntü soluklaştıkça sesler yükseliyor çimenlerden ve salkımsöğütten. Rüzgar yine esiyor ve akıp gidiyor olmalı çimenlerin, salkımsöğüdün ve kadının bedenleri üzerinden. Artık hiçbir şey göremiyorum. Duyumsadığım tek şey, rüzgarın yüzüme vurduğu ‘iğde kokusu’.

Sonra, ahşap bir sundurma görüyorum. Sallanan bir koltuk ve koltukta oturan, kitap okuyan bir ‘adam’. Başka bir şey yok sundurmada. Ne bir nesne ne de sundurmanın ait olduğu eve ait bir pencere ya da kapı. Adamın elindeki kitaba odaklanıyorum. Kitabın kapağında birbirine uzanmış iki el var: Ellerden biri daha güçlü, daha diri görünürken; diğeri, susuz kalmış bir çiçek gibi son demlerinde sanki. Güçsüz görünen el, tüm gücünü işaret parmağına yüklemiş, diri olan elin işaret parmağının dokunmasını bekliyor kendi parmağına. Biri Tanrının, diğeri Adem’in eli Michelangelo’ya göre.

Koltuk sallanışını, adam okuyuşunu sürdürüyor.

Adam, okumuş olduğu bir sayfayı daha çevirirken, yine aynı ‘kadın’ giriyor görüntüye, sundurmanın basamaklarına doğru yavaşça ilerliyor. Yine, öne eğik başı. Gözleri ayak uçlarında. Adamın ayırdında değil sanki. İki basamak çıkıp, oturuyor, sundurmaya çıkan üçüncü basamak üzerine. Aynı kapüşonlu pelerin var üzerinde, koyu yeşil. Kapüşonu başında bu kez. Dirseklerini dizleri üzerine koymuş, yüzünü de avuçları arasına almış, neresi olduğunu göremediğim bir noktaya bakıyor. Yine yüzünü göremiyorum kadının.

Şimdi kitap okuyan adamım ben.

Okuyor olduğum kitabı usulca kapatıp, usulca kalkıyorum sallanıyor olan koltuğumdan. Bir süre daha sürdürüyor koltuğum sallanışını. Sundurmaya çıkan merdivenlere doğru yürüyorum. Ne kadar sessiz hareket etmeye çalışsam da ahşap döşemeler yırtıyor sessizliği. Basamakları yavaşça inip oturuyorum kadının yanına.

Kadın, hala, ayırdımda değil. Pelerininin kapüşonu ve saçları bir kez daha izin vermiyor yüzünü görmeme. Dirsekleri dizlerinde, yüzü avuçlarında, sürdürüyor duruşunu. Sanki kadın başka bir boyutta, ben başka.

Sağ elimdeki kitabı sol elime geçirip, sağ elimle uzanmaya çalışıyorum, kadının, avuçlarında yüzünü tutan sol eline. Kaldırmaya çalıştıkça, daha bir ağırlaştığını duyumsuyorum elimin. Titriyor elim, ağırlığından. Tüm gücümle kaldırıyorum elimi. Titremenin tüm bedenime yayıldığını duyumsuyorum. Sonunda ulaşıyor elim, kadının eline. Dokunuyorum. Ilık. Titremelerim ayak uçlarımdan terk ediyor bedenimi.

Elini tutup aşağı doğru indirirken, yüzünü yavaş yavaş bana doğru çevirdiğini görüyorum. Önce koyu yeşil renkteki kapüşonunu, sonra turuncu saçları, en sonunda da gözleri geliyor gözlerimin önüme.

... gözleri alev alev yanıyor

gözlerinde yağmurlar yağıyor sanki ...

Yine, o, dayanılmaz acı duyusu kaplıyor içimi. Yüreğimden çıkıp, dalga dalga bedenime yayılıyor burukluk. İçim acıyor; ama çıkaramıyorum gözlerimi gözlerinin içinden. Duyumsadığım tüm acılara değer bakışları dolaşıyor benliğimde.

Yutkunuyorum.

“Neden göstermiyorsun yüzünü, neden bakmıyordun gözlerimin içine? Acımasın diye mi içim?”

Hiçbir şey demiyor. Yalnızca elimin hafifçe sıkıldığını duyumsuyorum. İçim ısınıyor.

Gözleri, hala, gözlerimde. Bir yontu gibi, aynı noktaya, gözlerimin içine bakıyor. Benliğim yanıyor, benliğime yağmurlar yağıyor.

Sol elimdeki kitabı, yavaşça, veriyorum tuttuğum eline. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, yalnızca gözlerime bakıp, sanki, her yeri görüyormuş gibi kitabı alıyor, sıkıca tutuyor.

Elini, tekrar, kendine doğru çekerken yüzünü de yavaş yavaş çevirmeye başlıyor. Boşlukta kalan gözlerim, bir kez daha, kitabın kapağına odaklanıyor. Değişmiş kitabın kapağı onun elindeyken: Biri diri, ötekisiyse öleyazan iki el ulaşmışlar birbirlerine, sıkıca tutunmuşlar.

Gülümsüyorum; ama ayırdına varmıyor kadın. Kitabı avuçlarının içine almış, okumakta.

“Gidelim mi?” diyorum.

Yanıt gelmiyor. Elimi sıkan bir el de yok elimde.

Ahşap basamağın sesini duyuyorum önce, sonra da kadının, basamakta, yavaşça doğrulduğunu görüyorum.

Basamakları birer birer inip, geldiği yöne doğru yürümeye başlıyor kadın.