“İnsan ancak kendi zihniyle varolabilir. Dünyaya silahsız gelir. Tek silahı, kendi beynidir. Hayvanlar yiyeceklerini fiziksel güçleriyle elde ederler. İnsanın pençeleri, sivri tırnakları, boynuzları, güçlü kasları yoktur. Yiyeceğini ya toprağa ekmek ya da avlamak zorundadır. Ekebilmek için bir düşünce sürecine ihtiyaç duyar. Avlanmak için silahlara ve silah yapmak için de yine bir düşünme sürecine ihtiyaç duyar. En basit gereklilikten en yüce dinsel soyutluğa, tekerlekten gökdelene kadar, neysek ve neye sahipsek hepsi, insanın bir tek niteliğinden doğmaktadır: Akıl yürüten bir zihnin etkinliğinden.
Bu dünyada hiçbir şey insana hazır verilmiş değildir. İhtiyacı olan her şeyi üretmesi gerekmektedir. Bu noktada insan, kendisini temel bir seçimle karşı karşıya bulur. Ancak iki yoldan birini seçerek sağ kalabileceğini görür: Ya kendi zihninin bağımsız çalışmalarıyla ya da başkalarının zihninden beslenen bir asalak olarak.
Yaratıcı başlatır. Asalak ödünç alır.
Yaratıcı, doğa karşısında kendi başına dikilir. Asalak, doğa karşısında hep bir aracıyı kullanır.
Yaratıcının derdi doğayı fethetmektir. Asalağın derdi ise insanları fethetmektir.
Yaratıcı, kendi işi için yaşar. Başka insanlara ihtiyacı yoktur. En önemli amacı, kendi içindedir. Asalak elden düşme yaşar. Başkalarına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla başkaları onun baş amacı haline gelir.
Yaratıcının temel ihtiyacı bağımsızlıktır. Mantık yürüten zihin, baskı ve zorlama altında çalışamaz. Kısıtlanamaz, feda edilemez; başka amaç ve düşüncelere boyun eğemez. Gerek işlerlikte, gerekse amaçta, tam bir bağımsızlık ister. Bir yaratıcı için, insanlarla olan ilişkilerin tümü ikinci plandadır.
Elden düşmecinin temel ihtiyacı, beslenebilmek için diğer insanlarla olan bağlarını sağlamlaştırmaktır. İlişkileri birinci sıraya koyar. İnsanoğlunun başkalarına hizmet etmek için varolduğunu söyler. Kendini feda etmekten, hizmet ve yardım etmekten söz eder.
Hiç kimse başkaları için yaşayamaz. Bedenini paylaşamadığı gibi ruhunu da paylaşamaz. Ama elden düşmeci, yardım etmeyi bir sömürü silahı olarak kullanmakta, insanoğlunun ahlaki ilkelerini değiştirmektedir. İnsanlara, yaratıcıları yok etmenin tüm yolları öğretilmektedir.
İnsanlara en yüce sevabın, başarmak değil; vermek olduğu öğretilmiştir. Oysa insan yaratılmamış bir şeyi veremez. Yaratma, dağıtımdan önce gelmek zorundadır, yoksa dağıtılacak bir şey bulunamaz. Yaratıcının ihtiyaçları, ilerde yararlanacak herkesin ihtiyacından önce gelmek zorundadır. Oysa bize, kendi üretmediği değerleri dağıtan adamı, o değerleri yaratandan daha çok takdir etmek öğretilmiştir. Bir yardım veya hayır olayını överiz; ama bir başarı karşısında omuz silkip geçeriz.
İnsanlara ‘ego’nun kötülük demek olduğu öğretilir. Sevabın ideali, benliksizliktir. Oysa yaratıcı, salt anlamda bencil kişidir. Benliksiz kişi, düşünmeyen, hissetmeyen, yargılamayan, eyleme geçmeyen kişidir; çünkü bunların hepsi benliğin birer fonksiyonudur.
Bu noktadaki tersine dönüş en korkuncudur. Konu çarpıtılmış, insana başka seçenek bırakılmamış, özgürlüğü yok edilmiştir. İyilik ve kötülük kutupları olarak, iki seçenek sunulmuştur insana: bencillik ve fedakarlık. Bencilliğin anlamı, başkalarını kendisi için feda etmek olarak tarif edilmiştir. Fedakarlık ise, kendini başkaları için feda etmektir denilmiştir. Her iki durumda da insan, diğer insanlara bağlanmış, insana iki acıdan birini çekmesi söylenmiştir. Ya başkaları uğruna kendisi acı çekecektir ya da kendisi için başkalarına acı çektirecektir. Sonunda, insanoğlunun kendi acılarından zevk alması gerektiği de eklenince tuzak iyice kapatılmıştır. İnsan artık mazoşizmi kendi ideali olarak kabul etmek zorunda kalmıştır; çünkü bunun karşısında ancak sadizm vardır. İnsanoğluna oynanan en sahtekarca oyun bu olmuştur." ... Roark ...
0 yorum:
Yorum Gönder