Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı’nı kaleme aldığında 44 yaşındaydı. Sağlık sorunları iyiden iyiye artmış, biraz olsun dinlenme ve iyileşme umuduyla İsviçre, Almanya ve İtalya arasında mekik dokuyordu. İşte Putların Alacakaranlığı, bu dönemin sonunda, yaklaşık bir hafta gibi kısa bir sürede İsviçre’de kaleme alınmıştı. Nietzsche, aynı yıl içinde, dört kitap daha yazmıştı. Bunlar, Wagner Olayı, Deccal, Ecce Homo ve Nietzsche Wagner’e Karşı’ydı. Bu verimli yıldan bir sonraki yıl – 1889 – Nietzsche’nin Torino’daki çöküşü gerçekleşecek ve akıl sağlığı büyük bir darbe alacaktı.
Çeşitli bölümlerden oluşan Putların Alacakaranlığı’nın Felsefede “Akıl” başlıklı bölümüne Nietzsche, filozofların hangi özelliklerinin tipik olduğunu açıklamakla başlar. Bu özelliklerin ilki filozofların tarihsel bilincinin olmayışıyken; ikincisi filozofların oluş (becoming) düşmanlığıdır. Nietzsche, bu oluş düşmanlığını, diğer bir ifadeyle varlık (being) taraftarlığını, Mısırcılık (Egypticism) olarak adlandırır. Tarihsel bilinç yokluğu ve oluş düşmanlığı birbirini besleyen iki özelliktir.
Batı kültür tarihini derinlemesine inceleyen Nietzsche, insan yaşamına egemen olduğunu belirttiği iki ilke öne sürer. Bu ilkeler Apolloncu ve Dionysosçu ilkelerdir.
Apolloncu ilke, us, kendilik-denetimi, denge, uyum gibi kavramları içerir ve varlığa (being), daha ileri aşamada da tanrıya karşılık gelirken;
Dionysosçu ilke, çılgınlık, taşkınlık, us-dışılık, düzensizlik gibi kavramları içerir ve oluşa (becoming), değişime ve bunlardan duyulan coşkuya vurgu yapar.
Nietzsche’ye göre Sokrates’ten itibaren, tüm Batı felsefesi – özellikle ahlak alanında – Apolloncu ilkenin, Dionysosçu ilke üzerinde baskı kurmasına hizmet etmiştir. Nietzsche’nin çöküş (decadance) olarak adlandırdığı sürecin temelinde yatan da bu hizmettir.
Tarihsel bilinç yokluğundan kasıt, filozofların tek ilke Apolloncu ilkeymiş gibi düşünüp, Dionysosçu ilkeyi görmezden gelmeleridir. Diğer yandan tarihin kendisinin de başlı başına bir değişim süreci ve oluş durumu olması nedeniyle, varlığı oluş karşısında yüceltmeye çalışan filozoflar tarihin kendisini de görmezden gelme eğilimindedirler. Oluşun tam karşıtı olan varlık, değişim içermediğinden varlığın bir tarihi de yoktur denilebilir.
Nietzsche’nin, filozofların tarihsel bilinç yokluğu ve oluş düşmanlığını Mısırcılık (Egypticism) olarak adlandırmasının nedeniyse kullandığı mumya metaforudur. Mısırlıların ölülerinin bedenlerini, ölüleri öteki dünyada da yaşayabilsinler diye, mumyalama geleneklerini metafor olarak alan Nietzsche, saygı kisvesi altında işledikleri konuları tarihselliklerinden sıyırarak (dehistoricize) ele alan filozofların, onları birer mumyaya dönüştürdüğünü söyler.
Konuların tarihselliklerinden sıyrılması noktasında Sub specie aeternitatis biçiminde Latince bir ifade kullanan Nietzsche, “Benginin (eternel) bakış açısıyla” anlamına gelen ifadeyle Spinoza’ya da bir göndermede bulunur: Spinoza, Tanrıyı bengi, sonu olmayan, ebedi ve ezeli bir zamansızlığa koyarken; insanı zaman içinde (temporal), dolayısıyla geçici olarak görürdü. Filozofların konuları benginin bakış açısıyla görmeleri onları zamansallıktan, dolayısıyla değişimden, oluştan, tarihten bağımsız; değişmez, kalıcı ve bengi hakikatler olarak görmeleri anlamına gelmekteydi.
Ancak Nietzsche, perspektivizmi bağlamında, bengi bir hakikat düşüncesine karşı çıkmakta ve perspektiflerden bağımsız, mutlak bir hakikatin olmadığını, bir ifadenin ancak perspektiflere dayalı olarak doğru ya da yanlış olabileceğini savunmaktaydı.
Filozofları saygıdeğer kavram putperestleri şeklinde adlandıran Nietzsche, ne zaman bir şeye saygı duysalar filozofların, söz konusu şeyi öldürüp, içini doldurduklarını; tapındıkları her şeyin içindeki yaşamı emdiklerini belirtir. Mısırlılar da cesetlerin bedenlerini yarar, beyin dahil, beden içindeki tüm organları çıkartır; bedeni bir tür tuzla doldururlardı. Dolayısıyla filozofların yöneldikleri her şey birer mumya kavrama dönüşmüştü.
Ölüm, değişim, yaşlılık, üreme ve gelişme onlar için birer itiraz; dahası yalanlamaydı ve onlar için varlık olan oluş halinde olamaz; oluş halinde olan da varlık olamazdı. Umutsuzca inandıkları, varlığa sahip olandı. Umutsuzdular; çünkü varlığı ya da varlığa sahip olanı bir türlü kavrayamıyor, onun kendilerinden gizlendiğini düşünüyor ve bu gizlilik için de nedenler arıyorlardı.
Bu kavrayamayışın altında yatansa varlık olan oluş halinde olamaz; oluş halinde olan da varlık olamaz biçimindeki ön-varsayımlarıydı. Dolayısıyla adına görünüş (appearance) dedikleri, onların varlığa ya da varlığa sahip olana ulaşmalarını engelleyen bir aldatmaca olması gerektiği sonucuna vardılar (Platon).
“Aldatan nerede?” diye sorduklarında yanıtları – coşkuyla – duyular oldu. Duyular, bu dünyaya, duyulur dünyaya; dolayısıyla değişime, dönüşüme, oluşa, zamansallığa, en sonunda tarihe ilişkindi. Bu anlamıyla tarih, filozoflar için, bir yalana imandan başka bir şey değildi.
Filozoflar için ahlaki olan yanıltıcı duyulardan kurtulmak ve yalandan başka bir şey olmayan tarihe iman edenleri değillemekti. Tarihe; dolayısıyla değişime, dönüşüme, oluşa, zamansallığa iman edenler ayaktakımı; onlarsa filozoftu ve bir mezar-kazıcı edasıyla tekdüze-tek tanrıcılığı temsile devam ediyorlardı. Onlar için beden, mantıksal hatalarla perişan hale gelmiş duyuların saplantısıydı. Beden ki gerçekmiş gibi davranmasının yeterli bir küstahlık olması bir yana – zaten – olanaksızdı.
Saygılarını sunduğu Herakleitos’u, felsefi kalabalık olarak nitelendirdiği diğer filozoflardan farklı bir yere koyuyordu Nietzsche. Oluşun ve değişmenin savunucusu olan Herakleitos, duyuların tanıklığını – çokluğa ve değişime ilişkin diye – reddeden filozofların tanıklığını – sürekliliğe ve birliğe ilişkin diye – reddediyordu.
Görsel: Nietzsche'nin 1906 yılında Edvard Munch tarafından yapılan portresi.

1 yorum:
"...bir ifadenin ancak perspektiflere dayalı olarak doğru ya da yanlış olabileceğini savunmaktaydı...."
Evet, kötülük kavramını düşünürken aklıma bu gelmişti, tabi felsefeden bağımsız olarak.
Bir kuyunun en dibine yarı belinize kadar eğilmişsiniz de, elinize ne geçerse dışarı fırlatıyormuşsunuz gibi sanki yazı. Biraz bakarak biraz bakmayarak elinizdekilere...
Yazmanız güzel :-)...
Yorum Gönder